İşgal altındaki Filistin’de “esirlerin idam yasası”na karşı eylem çağrısı: İntifadayı küreselleştirin!

Filistin’in özgürlüğü ve insanlığın savunusu için özgürlüklerini ve hayatlarını feda eden esirler için ayağa kalkmanın zamanıdır. Esirlerin hayatlarını kurtarmak ve onları esaretin dehşetinden özgürleştirmek için örgütlenmek ve harekete geçmek bizim sorumluluğumuzdur. Bu mücadele yalnızca Filistin’de değil, dünyanın her yerinde yükseltilmelidir.

30 Mart 2026 Pazartesi günü – Filistin Toprak Günü’nün 50. yıl dönümünde – Siyonist Knesset, üçüncü ve son oylamada, Filistinli esirleri hedef alan “İdam Yasası”nı, 48’e karşı – savaş suçlusu Başbakan Binyamin Netanyahu’nun oyu dahil – 62 oyla kabul etti. Faşistliği ile nam salmış Itamar Ben-Gvir, yasanın kabulünü kutlamak için Knesset salonunda bir şampanya patlatarak kanlı bir kutlama yaptı ve işgal hapishanelerinin parmaklıkları ardındaki Filistinlilere yönelik soykırımın meşrulaştırılması girişimini açıkça alkışladı.

İşgal rejiminin zindanlarında hâlihazırda 9 bin 500’den fazla Filistinli esir – Lübnanlı ve diğer Arap esirlerle birlikte – tutulmaktadır. Bu esirler zaten kurumsallaşmış bir işkence rejimine, fiziksel ve cinsel saldırı ve kötü muameleye, tıbbi ihmal ve kötü tedaviye maruz bırakılmaktadır ve hayatları ciddi risk altındadır. Aksa Tufanı’nın başlamasından bu yana ve Gazze’de 2,5 yılı aşan soykırım süreci boyunca, yüzü aşkın Filistinli esir hapishanelerde şehit edilmiştir. Buna, Gazze’de işgal güçleri tarafından öldürülen ve çoğu kez elleri arkadan kelepçelenmiş ya da plastik kelepçelerle bağlanmış hâlde, organları açılmış biçimde toplu mezarlardan ve torbalar içinde geri teslim edilen binlerce Filistinlinin sayısı dâhil değildir.

Bu yasanın işgal rejiminin sayısız suçlarından biri olarak sessiz sedasız geçmesine izin vermemeliyiz. Samidoun Filistinli Esirlerle Dayanışma Ağı olarak Filistin direniş hareketleri ve esir örgütlerinin sesine katılıyor, öfkemizi yükseltiyor ve şu gerçeği vurguluyoruz: İntifadayı küreselleştirmenin, kitlesel seferberlik ve doğrudan eylem için sokaklara çıkmanın zamanı gelmiştir. Filistin’in özgürlüğü ve insanlığın savunusu için özgürlüklerini ve hayatlarını feda eden esirler için ayağa kalkmanın zamanıdır. Esirlerin hayatlarını kurtarmak ve onları esaretin dehşetinden özgürleştirmek için örgütlenmek ve harekete geçmek bizim sorumluluğumuzdur. Bu mücadele yalnızca Filistin’de değil, dünyanın her yerinde yükseltilmelidir.

Siyonist varlık – ve onun emperyalist ve sömürgeci destekçileri, müttefikleri ve öncülleri – Filistin halkının özgürlük için örgütlenmesini ve direnişini bastırmak amacıyla her zaman hapsetmeyi ve suikastı paralel baskı araçları olarak kullanmıştır. Bu yasa, gerçekte sömürgecilerin, özgürlük hareketlerinin liderlerini öldürme pratiğinden başka bir şey olmayan bu uygulamaya sözde bir “meşruiyet” görünümü kazandırmayı amaçlamaktadır. Yasanın metninde belirtilen darağacıyla Filistin halkının direniş iradesini boğmaya çalışmaktadırlar. Nasıl ki onlarca yıl boyunca devrimci liderlere ve direniş liderlerine yönelik suikastlar Filistin’de, Lübnan’da ve bölge genelinde direnişi bastıramadıysa, bu kanlı baskı da halkın toprağını özgürleştirme kararlılığına çarparak parçalanacaktır.

Siyonist rejimin açık ırkçılığı ve faşizmi yasanın metninde açıkça yazılıdır. Yasa esas olarak Batı Şeria’dan olan ve işgal ordusunun askerî mahkemelerinde yargılanan Filistinlilere uygulanmaktadır; ancak Kudüs’ten, 1948’de işgal edilmiş Filistin’den ve Gazze’den olup sözde “sivil mahkemelerde” yargılanan Filistinliler için de ölüm ya da müebbet hapis cezası seçeneği getirilmektedir. Bu infazlar özellikle direniş faaliyetlerine katılan Filistinlileri hedef almaktadır. Yerleşimci şiddeti ise yalnızca fiilen görmezden gelinmekle kalmamakta, aynı zamanda hukuken de “İdam Yasası”nın kapsamı dışında bırakılmaktadır. Elbette, topraklarında kalan Filistinlilere her gün yöneltilen acımasız yerleşimci şiddetinin aksine, Filistinlilerin devrimci silahlı mücadelesi ahlaki açıdan haklı ve evlerinden, topraklarından ve vatanlarından mahrum bırakılmış bir halkın doğal tepkisi olduğu gibi, aynı zamanda hukuki olarak da tamamen meşrudur. Zira halkların, uluslararası hukuk kapsamında yabancı işgale ve sömürgeci egemenliğe karşı her türlü yolla, özellikle de silahlı mücadele dahil olmak üzere, direnme konusunda açıkça tanımlanmış ve tanınmış bir hakkı vardır.

Yasa uyarınca infazların asma yöntemiyle gerçekleştirilmesi öngörülmektedir; bu da açıkça yasal bir ırkçı linç biçimidir. Ben-Gvir, yasa için yürüttüğü kampanya sırasında Filistinlilere açık bir tehdit olarak takım elbisesine darağacı ilmiği şeklinde bir rozet takmıştır. Buna ek olarak, bu idam cezaları hükmün verilmesinden itibaren 90 gün içinde infaz edilecektir. Yasa ayrıca, Filistinli esirleri serbest bırakmanın en etkili mekanizmasını, yani Direniş ile esir takasını yasaklamayı amaçlamaktadır. Bu, en ağır cezaları alanları hariç tutarak, direniş güçlerinin esir takası gerçekleştirme planlarını ve eylemlerini bastırmaya yönelik bir girişimdir; ancak gerçekte, esir takası bir yasa ve hukuki hesap meselesi değil, yalnızca ezilenlerin işgalci ve zalimlere karşı güç ve iktidar uygulayarak elde edebileceği bir şeydir.

Elbette, Filistinli esirlerin katledilmesi işgal rejimi için yeni bir hedef değildir. İşgal güçleri her gün, sözde tutuklama operasyonları düzenlemekte; bu operasyonlarda Filistinlileri tutuklama girişimi bahanesiyle kasıtlı olarak suikastla hedef almaktadır. Ayrıca yaralanan Filistinlilere çoğu zaman tıbbi müdahale yapılmamakta ve bu kişiler gözaltındayken hayatlarını kaybetmektedir. Suikastlar, Gazze’ye uygulanan kuşatmanın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir; polis memurları ve toprak savunucuları neredeyse her gün işgal güçlerinin bombaları ve insansız hava araçları tarafından hedef alınmaktadır. İşgal hapishanelerindeki Filistinliler ise giderek ağırlaşan ve kurumsallaşmış bir tıbbi ihmal politikasıyla karşı karşıyadır; bu kriz özellikle 7 Ekim 2023’ten bu yana daha da derinleşmiştir.

Bu yasa, 3.600’den fazla Filistinlinin somut suçlama veya yargılama olmadan hapsedildiği “idari tutukluluk uygulaması gibi, İngiliz Mandası döneminde Filistin direnişine karşı uygulanan idam politikalarını hatırlatmaktadır. Nitekim 1930 yılında İngilizler tarafından idam edilen Filistinli devrimci esirler Fuad Hicazi, Muhammad Camcum ve Ataa el-Zir, esir hareketinin simgeleri hâline gelmiştir. Onların onuruna yazılan Akka Hapishanesi’nden adlı şarkı ise neredeyse bir asırdır bu hareketin marşlarından biri olarak yaşamaktadır.

“İdam Yasası”, Siyonist-emperyalist soykırımın Filistin halkına, direnişine ve liderliğine yönelik bütüncül saldırısının bir parçasıdır. Uzun süreli hapis cezalarına çarptırılmış esirler bugün Filistin esir hareketinin ve genel olarak direnişin liderleri konumundadır; aynı zamanda uluslararası anti-emperyalist adalet ve özgürlük mücadelesinin de önemli figürleridir. Mervan Barguti, Abdullah Barguti, Ahmed Sa’adat, İbrahim Hamid, Hasan Selameh, Cemal ebu el-Hayca, Muhanned Şreym, Enes Ceradat ve diğer esir liderler mücadelenin pusulası olmaya devam etmektedir. İşgal rejimi onların rolünden ve etkisinden korkmaktadır. Bu nedenle hiçbir esir takasında onları serbest bırakmayı kabul etmemiştir ve şimdi de yeni liderlerin ortaya çıkmasını engellemek için derhâl idam edilmelerini sağlamaya çalışmaktadır. Bu bir güç göstergesi değil, aksine bir çaresizlik göstergesidir; çünkü Güney Lübnan’daki direniş, toprağını büyük bir cesaretle savunmakta, İran İslam Cumhuriyeti, Yemen ve Irak’taki direniş güçleri işgalci varlığı ve emperyalist üsleri her gün ve her saat hedef almaktadır.

“İdam Yasası” aynı zamanda esirlere, direnişe ve Filistin halkına karşı yürütülen kapsamlı savaşın bir parçasıdır. Siyonist rejim her zaman kanlı şiddet gösterileri ve tehditler yoluyla direnişi zayıflatmaya, parçalamaya ve ailelerin çocuklarını direnişe katılmaktan vazgeçirmeye çalışmıştır. Amaç, onları işkence, kötü muamele ve suikasttan koruma bahanesiyle direnişten uzaklaştırmaktır. Bu yasa da aynı hedefe yönelik yeni bir girişimdir. Ancak herkes bilmektedir ki işgal güçlerini yatıştırmaya yönelik her girişim yalnızca daha fazla öldürme, toprak gaspı, yerleşimci saldırıları, zorla yerinden etme ve katliamla sonuçlanmaktadır; Batı Şeria’daki mülteci kamplarında bunun sayısız örneği görülmüştür.

“İdam Yasası” — ileride meydana gelebilecek durumlara uygulanması bakımından — Knesset’te ilerlemekte olan paralel bir başka yasa tasarısıyla birlikte ele alınmaktadır. Bu tasarı, “Nukhba” ya da “seçkin” olarak adlandırılan Filistinli ve Lübnanlı esirleri hedef almaktadır; yani Aksa Tufanı kapsamında tutuklanan ya da Gazze’yi ve Güney Lübnan’ı işgalci güçlerin saldırısına karşı savunurken esir düşen direniş savaşçılarını idam amacıyla hedef almaktadır. Bu esirler — büyük ölçüde Sde Teiman veya Ramle Hapishanesi’nin yeraltı bölümü olan Rakevet gibi kötü şöhretli işkence kamplarında tutulmaktadır — Filistin’in özgürlüğünü ve esir kardeşlerinin kurtuluşunu sağlamak için en büyük fedakârlıkları yapan kişileri temsil etmektedir.

Filistin Direniş Grupları ortak bir açıklamada şu ifadeleri kullanmıştır:

“Bu yasalar, bütün zalimliklerine, tehlikelerine ve faşist karakterlerine rağmen, Siyonist varlığın gücünden ziyade korkusunu, acizliğini ve iflasını ortaya koymaktadır. Zira düşmanın hücreler içinde yalnızca sayılara indirgemeye çalıştığı mahkûmlar, onurun ve direnişin sembolü hâline gelmiştir. Onlara zarar vermeye yönelik her girişim, davalarının haklılığını bir kez daha gözler önüne sermekte ve hukuka ve insan haklarına bağlılık iddialarını teşhir etmektedir… Şiarımız şu olmalıdır: Haklar idam edilemez, onur asılamaz; hapishanelerin başaramadığını darağaçları başaramayacaktır ve düşman, eylemlerinin ve suç niteliğindeki yasalarının bedelini ödeyecektir.”

Küresel bir anti-emperyalist hareket olarak, sürgündeki ve diasporadaki Filistinliler arasında, özgürlük hareketleri içinde ve adalet için mücadele eden herkes arasında, bu korkunç yasaya — ve Filistin’e, Lübnan’a ve İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik süregelen saldırganlığa — tam bir reddiye ve küreselleşmiş bir intifada ile karşılık vermek zorundayız. Bugün her zamankinden daha fazla, soykırımın elçilerinin dünyanın dört bir yanında sınır dışı edilmesini ve Siyonist varlıkla diplomatik ilişkilerin kesilmesini sağlamanın zamanıdır. Aynı şekilde, Siyonist mahkemelerin ve hukuk sisteminin Filistinlileri hedef alan bir öldürme makinesinin yalnızca bir vitrini olduğunun dünya çapında tanınması ve Siyonist yetkililer ile onlara hareket imkânı veren ve onları yönlendiren emperyalist güçlerin her yerde hukuki, halk temelli ve taban örgütlenmelerine dayanan eylemler yoluyla hesap vermeye zorlanması gerekmektedir. Esirlerimizin, direniş savaşçılarımızın, mücadele eden insanlarımızın ve şehitlerimizin ayrı ayrı hepsinin hayatı değerli ve kıymetlidir; bu nedenle onlara yönelen her saldırı yüksek bir bedel doğurmalıdır. Bu bedel, yalnızca kınama sözleriyle kalmayan; tecrit uygulamalarını ve hesap sorulmasını dayatan bir baskıyla sağlanmalıdır. Esirlerin özgürlüğü, nehirden denize Filistin’in özgürlüğüne giden yoldur.

Uluslararası düzeyde harekete geçmek bizim sorumluluğumuzdur. Bütün bu suçlar, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Britanya, Fransa, Kanada, Almanya, Avustralya ve Avrupa Birliği’nin tamamı gibi emperyalist güçler tarafından mümkün kılınmaktadır. Bu güçler, Filistin halkının meşru direnişini kriminalize ederken katillerini silahlandırmakta ve işgalcinin işlediği suçları “Batı’nın kirli işi” olarak görmektedir. Şimdi mücadelenin tüm düzeylerinde eylem ve seferberlik zamanıdır. Enternasyonal bir hareket olarak mahkûmlarımızı asla terk etmeyeceğimizi açıkça göstermeliyiz; tersine, onların özgürlüğünün kazanılması mücadelesinin anlamlı bir parçası olmak zorundayız.

[Samidoun Filistinli Esirlerle Dayanışma Ağı’nın internet sitesinde 31 Mart 2026 tarihinde yayımlanan İngilizce orijinalinden Emir Doğan tarafından bdsturkiye.org için çevrilmiştir]